Sufi Düşüncede İrade Hürriyeti
Tanrı hem zamana tabidir, hem de zamandan münezzehtir. Tanrının tavrı, konumuna göre değişir. Nihayetinde mutlak anlamda insan bizatihi tanrının kendisi olmadıkça, tanrının durumununu tam anlamıyla tecrübe edemez. Ancak mantıki çıkarımlarla (düşünce) yahut müşahedeyle (riyazet-vahiy-kutsal tecrübe) mutlak olmayan bilgiyle bilebilir.
Dolayısıyla arada her zaman gözlemlenen ve gözlemleyen ilişkisi de olmak mecburiyetindedir. İnsan bu ilişkide gözlemleyen taraf olduğu için tanrının ahvali insanın konumuna göre her zaman değişiklik gösterecektir.
Misal insan, zamanın içerisinden tanrıyı gözlerse, tanrı zamana tabi hale gelir. Fakat tanrıyla empati yapmaya kalkıp tanrı cenahından tanrıyı gözlemlemeye çalışırsa tanrı doğal olarak zamandan münezzeh hale gelecektir.
Çünkü bir tarafta zamana tabi olan, zamansızlığı anlamaya çalışmaktadır; diğer tarafta zamansız olan zaman ile olan ilişkisi ortaya konmaya çalışılmaktadır.
İnsanın eylemlerinde özgür olması da bu realite üzerinden değerlendirilebilir.
Tanrının ezelde insanın eylemlerini bilmesi, insan cenahından (zamana tabi olarak) hem imkan dahilinde değildir, hem de salt inanç olarak kabul edilse dahi eylemde özgürlüğü yok eder. Çünkü tanrının bilgisi değişmeyecektir, dolayısıyla insanın eylemlerinde özgür olması da söz konusu olmayacaktır.
Fakat meseleye tanrı cenahından yaklaşırsanız, tanrının ezeli bilgisisinin sebebinin zamandan münezzeh olmasından kaynaklandığı düşünülebilir. Bu düşünce istikbali bilmenin imkanını yaratır.
Yani Tanrısallıkta zaman söz konusu değildir; geçmişten ve gelecekten bahs edilemez. Her şey an zamanda yaşanmaktadır. Dolayısıyla tanrıda anı müşahede ederek, insanın davranışlarını bilir. Davranışları sadece gözlemlediği için insanın iradesine herhangi bir dahli yoktur.
Fakat bu kabül de, insan ile tanrının ilişkisinde problem meydan getirir. Zamansız bir varlığın zamanlı bir varlıkla iletişime geçmesi olanaksızdır. Herhangi bir iletişimde ikisinden biri diğerine tabi olur.
Zamansız bir tanrı, zamanlı bir tanrı ile konuştuğu anda; kelamın mütekkellimi olması bakımından zamana tabi olur. Zamansızlıktan zamana konuşmamın imkanı yoktur.
O halde burada sufi paradigmaya başvurmak elzem hale gelecektir. Asıl olan zamansız tanrı, zamanın içerisine yansıyacaktır ve zamana tabi olan ve aslı zamansız olan bir tanrı açığa çıkacaktır. Bu yansıma tanrı geleceği aslı olan tanrıdan elde etmiş olduğu bilgilerle bilecektir. Yani gelecek bilgisini kazanmayacak, doğuştan getirecektir.
İşte bu yansıma tanrıya sufiler Allah diyeceklerdir. Yani vacip alemdeki hakikati muhabbediye.
Allah, istikbalin bilgisini kazanımsal olarak elde etmediği için, aslı olan tanrının bilgisiyle doğuştan kazandığı için insan zamansızlığa tabi zamanda eylemlerini özgür olarak yaratacaktır. Hal böyle olunca, Allah’ın bilgisi insanın eylemlerini zorunlu hale getirmeyecektir.
Ontolojik olarak sufiler burdan sonraki varlık izahatı, sudur nazariyesine benzer. Allah’tan ilk akıl (mümkün hakikat-i muhamediye) tezahür edecek ve ilk akıldan da tümeller ve nihayet insan açığa çıkacaktır.
İnsanın eylemlerini vacibil vücud olan Allah, hakikatinden (aslı) getirdiği bilgilerle bilecektir. Asıl olan tanrı zamana tabi olmadığı için olaylarda o cenahta zamana tabi olmadığını, dolayısıyla aslın bunları müşahede ettiğini belirtmiştik.
Burada tecelliyi daha da somut hale sokmak için şöyle bir somutlama yapalım.
Asıl olan zat, vacip varlık olarak Allah’ı, Allah kendisinin tecellisi olarak Hakikat-i muhammediye’i ve hakikat-i muhamediye de kendisinin tezahürü olarak insanı düşünmektedir yahut tahayyül etmektedir. Bu tahayyül bütünsel olarak bakıldığında yalnızca Asıl olan zat’a aittir. Fakat insan bu hayalin en derinliğindeki varlık olduğu için, yalnızca bu silsile üzerinden durumu müşahede etmek mecburiyetindedir.
Ahval Hz Ali’nin lisanıyla “ilim (hakikat) bir nokta idi, cahil (insan) onu çoğalttı” sözünden ibarettir.
Yorumlar
Yorum Gönder